yeni bir aleme girdim! bloga ayıramayacak kadar küçük zaman kırıntılarımla twitter'da Hansel ve Gratel'e iz bırakmaya karar verdim. efendim zaman gelicek hep birlikte küçük abdesimizi yapıcaz, sıçanlarımıza ilaç vermeye gidicez; zaman gelicek arkadaşlarla kordonda içmenin keyfini paylaşıcaz... beni izleyin anacım!
Gözünü açtığın dünyada ben yoktum daha. İçtiğin sütten içmedim hiç, izlediğin çizgi filmi abimden dinledim, takıldığın taşa takılmadım, ilk gittiğin bara gitmedim. Çok ayrı bir yerde, çok ayrı bir zamanda büyüdüm senden.Ben “tel sarar kızım, tel sarar” öğrenirken babamdan sen çarpım tablosunu ezberleyeli 2 yıl olmuştu. Elime ilk defa kalem verdiklerinde, sen belki bir okul sırasında cevabını bilmediğin her soru için A işaretliyordun.Ben mavi önlüğümü giymiş okulun köşesindeki direğe kusarken sen öndeki kızın bacaklarına bakıyordun. Ben ortaokulda şişe çevirmece oynarken sen üniversite kahvesinde batak çeviriyordun. Lisede ilk defa biri elimi tuttuğunda belki sen ilişkilerin heyecansızlığından dert yanıyordun yanındakine. Ben üniversitede “ne yapacağım” diye kafa patlatırken, sen yapmaya karar verdiğin şey için emek vermeye başlayalı kim bilir kaç zaman olmuştu.
Böyle sessiz ve belli etmeden oynadı hayat bizimle zevkle. Beni sana büyüttü, seni bana olgunlaştırdı.Sonra bir gün hiç ummadığım bir şehirde yan yana iki sandalyeye oturttu bizi.İki ayrı şehirde iki ayrı yeni hayat savaşına sürükledi, dalga geçer gibi düşüncemizi yan yana duran o iki sandalyeye kilitledi.
Ne gözünü bensiz bi dünyaya açan sen, ne de yanımdaki sandalyeye oturan sen; arkasından usul usul yetişip yanındaki sandalyeye oturan o küçük kızın senin var oluşuna bu kadar minnettar olacağını tahmin ederdi!
Bensiz kutladığın her doğum günün seni bana getirdiği için, şimdiki doğum günün benim olduğun için, bundan sonraki her doğum günün de birlikte alacağımız bir sonraki yaşın habercisi olduğu için kutlu olsun!
Gelip de benim olduğun için, iyi ki doğdun!
PS: (kabul ediyorum, bu son cümle biraz bencilce dostum; ama gerçek!)
yaz bitti... elimden sanki küçük bir balık kayıp gitti. ezginin günlüğü söylesin, yaz hiç biter mi? laboratuar karelerini saydım, narlıdere yollarını arşınladım, makalelerden kafamı uzatıp hayallere daldım bu yaz en çok. nadiren de sevgiliye hasret izmir sıcağından, sevgili kollarında akdeniz sularına daldım. 4 fili bir vosvosa sığdırdım, 5 günde hızlandırılmış akdeniz turu yaptım. bir balıkçı teknesinden atlayıp, beni yuttuğu gibi midesine indirsin ve bir daha o ofis sandalyesine geri göndermesin diye masmavi çarşaflara dolandım. kaputaş'ın köpüklerine karıştım, olimpos'un tembelliğine, kekova'nın tarihine, dalyan'ın gecelerine. karıştığım yerde kalmak istedim, gördüklerim bir avuç minik taş ve bir yudum suyla birlikte bende kalsın istedim. olmadı. akreple yelkovan beni kovaladı, ben onları. şimdi yetmeyen bir yazın asla yetmeyecek anılarıyla aklındaki hayal kurtlarının açlığını besleyecek kırmızı balık! renkli taşlarıyla oyalandığı, ama içinde olduğunu (ne yazık ki) bildiği akvaryumunda!
beynimin girintileri arasına tam da lafın gelişi gibi fiziksel olarak sıkıştırıp asla çıkmasın istediğim anlar var, sıkışıp kaldıkları yerden sökmek istediklerimin yanında.
durmalarını istediğim yerlere yeterince iyi raptiyelemediğimi düşündüklerimi küçük kutlular içinde kağıt parçaları ya da plastikler olarak biriktirdim bu yaşıma kadar. ama bir de görüntüler var, ya da hisler.
hani o tatlı ve kısa yokuşların içimizde bıraktığı tarif edilemeyen şey gibi hissettiren anlar. sanki "yüreği ağzına gelmek" gibi ama söylendiği gibi korkudan değil heyecan ya da mutluluktan. o görüntüler ki, bir gün aklımdaki herşeyi silecek bir makinaya girdiğimde bile yerlerinden oynamamalılar.
asfalttaki çizgilere baka baka geçirdiğim beş günde o kadar çok görüntü biriktirdim ki aklımda. idrar torbam ve o küçük yokuşun birlikte beynime oynadığı o komik oyuna o kadar çok kandım ki. karaburunda denize sıfır pansiyonumuzun denizin içindeki restoranında yiyemediğim balık, içemediğim rakı... buna rağmen aklımda kalan istek ve keyif, nasılsa!
bakire meryemin karşısında sol elimin yüzük parmağına konan bir öpücük... incecik iki mumun ipinde tutuşturup atmosfere saldığımız tek bir dilek... ve bomboş bir peçeteye çizilmiş çöpten adamın, sevgilisi çöpten kadının elini tutuşunun aynı yerdeki binlerce dilekten daha önce gerçekleşmesi gerektiğini düşünmek...
göllere, sazlıklara ve karanlıklara bağıra bağıra şarkı söylemek, alerjiden kızaran ayakları pencereden rüzgara sallamak, yaptığın bu salak şeylere en az senin kadar gülen birini bulmak yanında...
bakire, aklımdakileri koru... şimdi durdukları yerde aynı canlılıklarıyla ve gerçeklikleriyle durmaları için... ve yer aç zihnimde, yenileri için.
not: bakire, peçetenin üzerine yıldız çizdim. "to do list" e ilk sıradan girsin diye!
hafifmeşrep; eski türk filmlerinde o mahalledeki bakkala geceliğiyle seslenen saçları kabarık kadın. taşıdıklarını saklama gereği görmeyen, hatta daha çok sergilemekten zevk alan genellikle siyah saçlı beyaz tenli, mahallenin en çok laf edilen ama en çok da bakıp bakıp iç geçirilen kadını.
hem orospudur, hem esaslı kadın. esaslı kadınlığı ayıkken camını orospu diye taşlayan, akşam meyhanede içip içip kapısına dayanan mahalleli erginleri o pis ağzıyla tersleyip kapı dışarı edişindedir. orospuluğu ise sütyensiz giydiği geceliğinde, parlak kadın çorabında, sevgilisini geceyarısı saklamadan eve alışında, elinde kadehle balkona çıkışında, en çok da ayağına giydiği o topuklu ayakkabılarındadır.
topuklu ayakkabı, köylü kadınların şehirleşmesi için ilk adımdır. önce topuklu ayakkabı giyerler sonra saçlarını sarıya boyarlar. bizim küçük emrah değil mi kız kardeşi topuklu ayakkabı giydiğinde "sen de annemiz gibi orospu mu olacaksın gülcan?" diye isyanla bağıran?
sokağa çıkınca kafasına eşarp geçiren namuslu ve güzel başrol oyuncusuna rağmen sevdim ben o hafifmeşrep kadınları. elindeki kristal viski bardağıyla nuri alçonun ağına düşürdüğü namuslu ve saf kızların makus kaderine meydan okuyuşunu, gecenin bir yarısı sarhoş sarhoş getirildiği arabadan parizyen çorabıyla parıl parıl bağıran bacağını atarak inişini, emrahın kardeşinin namus etiketini karalayan topuklu ayakkabısıyla sokağın bi başından bi başına süzülüşünü, bozuk ağzını, feleğin çemberinden geçmiş basit kadın söylemlerini... emrahın bakkala vereceği birşeyi kalmayınca kendini veren çaresiz annesinden, çalışmaya giderken başına eşarp geçiren ve daima patronunun tacizine uğrayan ama parasızlıktan gıkını çıkaramayan namus timsali fabrika kızından, yine patronu tarafından işyeri gardrobundan giyinirken gözetlenen kemik gözlüklü soğuk sekreterden daha gerçek ve daha doğru geldi bana hep.
bu nedendendir ki, hafifmeşrep olmak aynı veganın dediği gibidir. hafif müzik gibi doğal, direk ve yarını kolaylaştıran bir şeydir!